18 Nisan 2026, Cumartesi
Kemal Karpat - Ağrı Haber Ajansı
Kemal Karpat

Kemal Karpat

sosyolog, yazar

GÖRÜŞ
Gabriel Garcia Marquez ve Milli Roman
Kemal Karpat
Zaman 2 Mayıs 2014
Büyük yazar Gabriel Garcia Marquez, Nisan 2014’te Meksiko şehrinde 87 yaşında evinde hayata veda etmiştir.
Dünyanın yetiştirdiği en büyük roman yazarlarından biri olan Marquez’in, Yüzyıllık Yalnızlık (1967), Patriarch’ın (ailenin en yaşlısı) Sonbaharı (1975) gibi birçok dile çevrilmiş romanları vardır. Nobel ödülünü 1982’de almıştır. Çok büyük bir hayal etme gücüne sahip Garcia, gerçekle rüyayı, ruhunda İlahi güç ile insan zaaflarını birbirine yoğuran, kan akıtan çiçekleri anlatmıştır. Kendi deyimiyle “alabildiğine büyük Güney Amerika’nın mantık ötesi, aklı aşan gerçeklerini ve olaylarını” kendi ülkesi Kolombiya ve hayatının büyük bölümünü geçirdiği Meksika’nın tarihini bir araya getirerek hem yerel, hem milli ve hem de uluslararası olabilen bir roman türü yaratmıştır. Marquez, Aracataca isminde Kolombiya’da fakir bir köyde kalabalık, 12 çocuklu bir ailenin en büyüğü olarak 1927’de doğmuştur. Bu köy, Yüzyıllık Yalnızlık’ta ismi geçen Macondo’dur. Romanın baş kahramanı Albay Buendia ise Marquez’in anne tarafından dedesi olan Nicolas Marquez-Mejia’dır. Bu şahsın kendisini çok etkilediğini bizzat Garcia yazmıştır. 1962 yılından sonra Marquez, Meksika’nın başkentinde yaşamıştır. Yazar Avrupa’da Paris’te bulunmuşsa da Avrupa’ya karşı fazla hayranlık duymamıştır. Avrupa’nın Latin Amerika’nın kimliğini önemsememesi, hep kendi üstünlüğünü ileri sürmesi Garcia’nın milli duygularına ve görüşlerine aykırı düşmüştür.
Bölge, muz şirketlerinin gelmesi ve yarattıkları gelişme yanında her türlü sosyal çalkantılara aynı zamanda kuraklıklara, çekirge istilâsına maruz kalmıştır. Marquez, bu olayları bütün gerçeklikleriyle Kolombiya’da ilk çalıştığı gazetede haber olarak yayınlamıştır. Sonradan hayale dayanarak yarattığı romanlarında bu gerçeklere yeni boyutlar ekleyerek (Kolera Zamanında Aşk (1985), Aşk ve Başka Şeytanlar (1994) eserlerinde olduğu gibi) sevgi ve ızdırabın en küçük insan hareketlerinde de bulunabileceğini meydana koymuştur. Latin Amerika tarihini Patriarch’ın (aile büyüğünün) Sonbaharı’nda (The Autumn of the Patriarch) bir diktatör portresi çizerek anlatmıştır. Diktatör, her vasıtayı kullanarak eline tüm gücü toplamış ve halkının kahramanı haline geldikten sonra muhaliflerini öldürerek vatanını ‘gringo’lara (ABD) satmış, büyük mal mülk sahibi olarak kendine “Cihanın Generali” unvanını vermiştir. Sonunda tamamıyla yalnız kalarak sarayında kargaların gagaladığı ceset olarak bulunmuştur. Garcia, Güney Amerika’nın en büyük kurtarıcısı olan, İspanyol emperyalizmine karşı mücadelenin başı Simon Bolivar’ın karakterini çizmeye çalışmıştır. Ama infial, kızgınlık, öfkeyi içinden boşalttıktan sonra sonunda hatıra, sevgi ve zaman Marquez’in yazılarının esasını oluşturmuştur. Tarihin ülkeleri nasıl birbirine yaklaştırdığını ve birbirini nasıl etkilediğini Marquez, romanlarında ve başka yazılarında çok güzel göstermiştir. Büyük bir şair olan Şili kökenli Pablo Neruda, Yüzyıllık Yalnızlık romanını Cervantes’in Don Kişot’undan beri İspanyolca yazılmış en büyük eser olarak görmüştür.
Yukarıda yazdıklarımı daha evvel bildiklerime, Marquez’in ölümünden sonra çeşitli gazetelerde, dergilerde çıkan yazarlara dayanarak yazdım. Ama bunları yazarken aslında beni öteden beri meşgul eden milli roman, daha doğrusu Türk romanı hakkında düşündüklerimi göz önünde tuttum. Milli roman konusunu ele almadan evvel Garcia’nın henüz basılmayan, “Ağustos’ta Görüşürüz” romanına değinmek istiyorum, çünkü o, benim de aklımda senelerden beri dolaşan bir “yazılmayan roman” isminde bir projemi hatırlattı. Yanlış anlaşılmasın. Ben kendimi asla ve asla Garcia ile ölçemem. Yapabildiğim Garcia’nın romanlarını asıl dili olan İspanyolcadan okumaya çalışmak, o kadar. Ama benim de bir yerde bir edebiyat tutkum var. Daha doğrusu edebiyatçı yani romancı olamamak ve Türk romanını yazamamanın verdiği hayal kırıklığı... Sosyal ilimlere, tarihe bir dereceye sahip olabilmenin ana nedeni yazacağım “Türk mili romanına” gerekli malzemeyi toplamak ve kavramsal temellerini atmaktı. Temeller fazlasıyla atıldı, birçok kitap makalem birçok ülkede yayınlandı ama ben de ilmin kuru, duygusaldan uzak dilinin ve üslubunun kurbanı oldum. Bir bakıma tarihin içinde, sosyal olayların içinde hep insanı aramamı ve gerçekçi kalabilmemi bir yerde edebiyat bilgime ve tutkunluğuma, daha doğrusu yazmak istediğim milli roman yaklaşımını tayin etmek çabalarına bağlıyorum.
Gurur duyduğum ve çok sevdiğim iki şey vardır: Birincisi askerlikte yedek subay okulu döneminde bölüğümün “başçavuşu” olmamdır. Dedelerim arasında bir serdar rütbeli vardır. Ama çavuş unvanı benim tarihime, halkıma, kültürüme daha yatkın olduğu için belki bana daha yakın, sıcak geliyor; hem de temelde militarist olmamama rağmen. İkinci şey, kitaplarım içinde benim en çok sevdiğim eser “Toplum ve Edebiyat”tır (Timaş Yayınları). Aslında bu kitap gerçekleşmemiş olan Türk romanıma bir çeşit giriş, daha doğrusu bir teorik temel olacaktı. Herkes küçüklüğünde doktor, subay, mühendis vs. olmak ister. Ben ise daha küçüklüğümde yazar, hem roman yazarı olmayı hayal etmiş ve hep bu hayal ile yaşamışımdır. Ama olaylar hayalimin gerçekleşmesini sürekli olarak engelledi. Romanya’da doğup büyüdüm, Romenceye bütün incelikleriyle hakim oldum, dünya romanlarının yayınlarını Romen dilinde okuduktan sonra küçük yaşta Türkiye’ye gelip 1940’ların çok değişik politik ve sosyal ortamı içinde yaşamak zorunda kalınca, tek parti rejimine olan derin tepkim beni siyasete götürdü. Rejim o tarihlerde dil reformları adı altında “yeni” bir Türkçe icat etmek çabaları sayesinde dili keşmekeş hale sokmuştu. Sonra Amerika’ya gitmek, orada siyasi ve sosyal ilimlerde doktora yaparak İngilizcemi mükemmelleştirmek çabaları beni Amerikan edebiyatını okumaya götürdü. Bütün bunlar yazacağım romanlara malzeme olabilirdi. Geçim derdi eklenince tüm bu değişmeler beni asıl amacım olan romancılıktan alıkoymuş, fakat vazgeçirmemiştir. Marquez’in ölüm haberi ve yayınlamadığı son romanı bana tekrar yazmayı tasarladığım “Türk milli” romanını hatırlattı. Marquez birçok bakımdan Kolombiya ve Meksika’nın milli romanlarını yazmıştır çünkü onun romanlarının büyük kısmı Kolombiya ve Meksika toplumu, tarihi ve bilhassa insanı ile ilgilidir. Onun romanlarını okurken insan biraz Meksikalı, Kolombiyalı oluyor. Aynı şey Güney Amerika’nın diğer büyük yazarları için de geçerlidir. Bir kimse George (Jorge) Amado’nun romanlarını okurken Brezilya’nın ve bilhassa onun doğup büyüdüğü Bahia bölgesinin havasını teneffüs ediyor, insanlarıyla tanışıp onların hayatlarını paylaşıyor. Amado’nun romanlarının bazılarında Osmanlı devletinden göç etmiş “Türkler” vardır. Hatta romanlarının birinin başlığı “The Discovery of America by the Turks”tür (A Descoberta da América pelos Turcos; Türklerin Amerika’yı Keşfi, 1994).
Marquez’in romanları da Kolombiya ve Meksika insanını, olaylarını, çok boyutlu tarihini, kültürü ve ruhu ile canlandırmaktadır. Aynı zamanda Marquez’in romanları, kendi “milli” ruhunu yansıttığı kadar Güney Amerika’nın renkli dünyasını okuyucunun gözü önüne serer, ruhunu yansıtır. Şunu ilave edelim ki, Güney Amerika’nın ortak dili İspanyolca ve dini çoğunlukta Katolik Hıristiyanlıktır. (Brezilya, Portekizce konuşur ve son yıllarda Protestanlık orada yaygınlaşmıştır.) Bütün bu ortak benzerliklere rağmen Latin Amerikan ülkelerinin her birinin, Kolombiya, Peru, Şili, Arjantin vs. ayrı bir kültürel ve siyasi varlığı kadar ayrı edebiyatları vardır. Bu kültürel, dinsel ve hatta siyasi benzerlik içinde Güney Amerika yazarlarının ve romanlarının geniş çapta “milli” olmalarının nedenini nasıl açıklayabiliriz? Burada “milli” olmak, belirli sınırlar içinde belirli kültür, psikolojik, iç yapının, tarihin oluşturduğu bir kimlik anlamına gelir, yoksa milliyetçilik, yani siyasileşmiş, soy egosu değil. Buradaki “milli”lik ve milli romanın varlığı biri sosyal diğeri siyasal iki temel gerçeğe dayanır. Sosyal gerçek Güney Amerika’da oluşan özel bir orta sınıfın hakim oluşudur. Onun değerleri insan, dünya, edebiyat görüşü ve felsefesi “milliliği” oluşturur. İkinci temel “milli devletin” çizdiği siyasi, ekonomik, kültürel çerçeve ve burada oluşan insan, tarih, kimlik ve gelecek hakkında görüşlerdir. Bu “milli” çerçeve iki yüz yıldan fazla bir zamandan beri Avrupa’da, Asya’da ve Güney Amerika’da, hemen hemen her topluluğa ve kültür ifadesine kendi damgasını vurmuştur. Aynı zamanda bu orta sınıf istese de istemese de Avrupa kültürünün yanında yerli halkın (Mayalar, İnkalar, Aztekler) kültüründen etkilenmiştir, kısmen onun genlerini almıştır. Latin Amerika’nın romancılarının birçoğu “solcu” olmuş, komünist partisi üyesi olmuş, bazıları eski Sovyetler Birliği’nin gözdesi haline gelmiş, fakat yine de “milli” olarak kalmışlardır. (George Amado, Stalin ödülünü almıştır. Nazım Hikmet komünist olmasına, Sovyetlere sığınmasına, hatta dedelerinin memleketi olan Polonya vatandaşlığını almasına rağmen diliyle, ruhu ile “Türk” kalmıştır.)
Daha evvel belirttiğim gibi benim ana konum Türkiye’de tam manası ile “milli” romanın yazılmamış olmasıdır. Gerçi son 20-30 yılda “milli”nin bazı parçalarını, boyutlarını veren çok güzel, yüksek kalitede roman yazılmışsa da milli roman “henüz” yazılmamıştır, çünkü “milli” romanın yazılması için gereken koşullar tam oluşmamıştır. Başka bir deyimle Türkiye’de orta sınıf tam anlamıyla ancak şimdi demokrasi sayesinde oluşabilmektedir. Her ne kadar 2002 senesinden beri iktidarda bulunan Adalet ve Kalkınma Partisi, Türkiye’de hakim olan bir orta sınıfı ifade etmekte ise de bu orta sınıfın değerleri, ölçüleri tüm toplum tarafından gereğiyle paylaşılmamaktadır. Eskiden kesin duvarlarla birbirinden ayrılmış elitler ve halk, birbirine yaklaşmakta ise de kaynaşma henüz tam gerçekleşmemiştir.
“Milli” romanın yazılmamasının ikinci nedeni “milli” devlet ve kimliğinin tam olarak Türkiye’de henüz kök salmamasıdır. Türkiye halen eski tek partinin yarattığı elit felsefeden ve onun kültür görüşünden kurtulamamaktadır. Hem de “millet” yaratmak için rejimin büyük gayretler sarf etmesine rağmen. Demokrasi “halk”ın ve bu arada temel “yerel”, “otantik” bir kültürün ön plana geçmesini kolaylaştırmıştır ama aynı zamanda “modern” ve “muhafazakâr”ın nasıl bir arada çok rahat yaşayabileceğini anlatamamıştır.
Türkiye’de de orta sınıf (başkalarının burjuva dedikleri grup) çok daha yaygın hale gelerek siyasete ve kültüre, bilhassa taşrada hakim duruma geçmektedir ve değerlerini sosyal ve siyasal görüşlerini yaşam tarzını -bazen İslam ismi altında- tüm ülkeye yaymaktadır. Ama bu çabanın ancak demokrasi ve dünyanın hakim düşüncesine ayak uydurarak, farkları kabul etmekle yaşayabileceğini anlaması gerek. Umarım Türkiye de o yöne doğru yol almaktadır. Türkiye’de son bir seneden beri gelişen olaylar demokratik biçimde sonuçlanırsa yani tepeden inme kararlardan vazgeçilip yerini herkesi kapsayacak bir siyasete bırakabilirse buradan çok olumlu sonuçlar doğabilir. Aynı zamanda “milli” romanın yazılması kolaylaşabilir.
“Milli” roman benim edebiyat ile ilgili düşüncelerimin temelinde yatmakta devam etmektedir. Benim “milli” romandan anladığım tüm ülke sınırları içinde yaşayan insanları ortak yaşayıştan, tarihten, kültürden doğan özel kişiliğini, ruhu ve davranışları ile anlatan bir romandır. Romanı okuyan “Türkleri tanıdım, anladım” diyebilsin. Şimdi kısaca Garcia’nın “Ağustos’ta Görüşürüz”, ölümünden az evvel yazdığı romanından kaynaklanarak benim yazılmayan “Roman”ım hakkında birkaç söz söyleyerek bu yazıya son vermek istiyorum. Benim küçüklükten beri amacım “milli” Türk romanını yazmaktı. Bunun için de, temel gelişmeleri anlamak için de sosyal ilimler, tarih, vs. etüt ettim. Ayrıca -bunu ilk defa yazıyorum- “milli” romanıma “malzeme” olarak kafamda bilgiler topladım, romanın yazı planını hazırladım, hatta bazı bölümleri kafamda yazdım ve hatta samimi bildiğim birkaç dosta anlattım, bazı dostlar çok beğendi, bazıları ise ses çıkarmadılar.
İşte “Yazılmamış Roman’ın Romanı” projem yazmayı planladığım “milli” romanın içinde yer alacak temel düşünceleri, kahramanları ve olayları kapsayacaktır. Başka bir deyimle “edebi malzemenin” bir çeşit dökümü olacaktır. Benim roman yazıcılığı hakkında görüşlerimin doğruluğunu başarılı büyük yazarları okuduktan, edebiyat kültürüm genişledikten sonra anladım. Şimdilik “Yazılmamış Roman’ın Romanı” üzerinde çalışmaktayım. Ümit ederim ki bu kez “Yazılmamış Roman” edebiyatçılığımın akıbetine uğramaz.

← Tüm Biyografiler