gazeteci, yazar
HAKKINDA YAZILANLAR
Terane Vahid Hakkında Notlar
Bahtiyar Aslan
Terane Vahid, 1971 Laçin doğumludur. O tarihte Laçin’de doğmuş olmanın en büyük anlamı, Karabağ’ın işgalinin ve Hocalı soykırımının gerçekleştiği tarihte 20 yaşında olmak ve evini barkını terk etmek zorunda kalmaktır. Artık geçmişte kalmış bir tabirle o, bir “kaçkın”dır. Belki bir gece yarısı, belki sabaha karşı yani günün herhangi bir vaktinde yayan yapıldak yola düşen, eviyle, eşyasıyla, hatıralarıyla, atalarının mezarlarıyla vedalaşamayan binlerce insandan biridir. Belki de onların kaderi toplanıp büyük bir yük olarak gelip Terane Vahid’in omuzlarına binmiştir. Yazar olmak, böyle zamanlar tam da bu demek değil midir? Terane Vahid’in tam otuz yıl, bıkmadan, usanmadan bu yükü taşıdığının şahitleri bu kitaptaki hikâyelerdir. Böyle devirlerde toplumun vicdanı olmanın bir zaruret olduğunun şuurunda bir yazardır Terane Vahid.
Terane Vahid’in tuhaf bir hafızası var. Bu hafıza, kaçıp giderken bile, top seslerinin, mermi seslerinin ve belki çığlıkların arasında geride bırakılan hiçbir şeyi unutmamaya ayarlı bir hafızadır. Laçin’in ve bütün Karabağ’ın taşını, toprağını, havasını, suyunu daha da ötesi acısını bir sünger gibi emip derinliklerinde, günü gelince bir hikâye olarak kâğıda dökülmek üzere saklayan bir hafıza. Ancak bu aktarımda, kâğıda dökülmede yazar basit bir aracı pozisyonunda kalmayı kabul etmez. Yaratıcılık da burada başlar. Terane Vahid’in hafızası sadece olaylara odaklanmaz. Hatta büyük olayların arasında, daracık bir açıdan, bir yırtıktan görülebilecek insanı, o insanın ruhundaki kırılmayı büyük bir incelikle not eder. Çünkü Terane Vahid, incelikli bir insan, incelikli bir yazardır. Büyük gürültüler arasında çarpan küçücük bir kuşun kalbinin sesini duymak ister. Çünkü olaylar bitecek, gürültü dinecektir ama insan ve insanlık var olmaya devam edecektir. İlk gençlik yıllarından beri kaleme aldığı hikâyelerde göze çarpan bu bilgeliğe Terane Vahid ne zaman ve nasıl ulaşmıştır? Elbette bu bazı yönleriyle yazara bile malum olmayan bir şeydir. Fakat yine bu yazar da malum olmayan bazı yönleri, onun hikâyelerinden bulup çıkarmanın imkânı var.
Terane Vahid, henüz tam anlamıyla modernleşmemiş, -coğrafya ve tarih itibariyle ifade etmek zarureti var- hatta Ruslaşmamış bir toplumun içine doğmuştur. Metafizik, bu toplumun hayatında rolünü oynamaya devam etmektedir. Terane Vahid’i etrafındakiler, anneler, babalar, nineler, dedeler, hâsılı köyün ve civarın sakinleri keramete, rüyalara inanmakta; türbelere, yatırlara hürmet göstermektedirler. Bu metafizik dünya ve bu dünyanın anlatıları şüphesiz hikâyeci ve romancı için büyük ve zengin bir kaynaktır. Gabriel Garcia Marquez’in böyle bir dünyadan beslendiğini biliyoruz. Borges, çoğunlukla bu dünyaların hikâyelerine odaklanmış gözüküyor. Dolayısıyla masalların, metafizik ruhlu anlatıların hiç değilse ruh olarak onların eserlerine taşınması böyle gerçekleşmiş oluyor. Büyülü gerçekçilik başka nedir ki! Terane Vahid’in, Karabağ’ın işgalini konu edinmeyen hikâyeleri, böyle bir metafizik dünyadan beslenir ve büyülü gerçekçiliğin bize has numunelerini ortaya koyar. Bu hikâyelerin bir kısmı masal ile modern anlatı arasında bir yerde durur. Çünkü Terane Vahid’in hafızası ve muhayyilesi, gerçekle arasına bir mesafe koymaya çalışan cinsten bir hafıza ve muhayyiledir. Çünkü gerçekler tahammül edilebilecek gibi değildir. Bu noktada ister istemez “kaçış” fikri gündeme gelecektir. Yazar, milletine karşı duyduğu bir görev bilinciyle Karabağ’da yaşananları bütün çıplaklığıyla çağına ve sonraki zamanlara duyurmak ister. Karabağ konulu hikâyelerinde “kaçış” fikrini reddeden bir yazarla karşı karşıyayızdır. Ancak bu kaçış, masal atmosferinin hâkim olduğu hikâyelerde kendini ele verir. Masal dünyası, yazar için hakikatin yükü altında ezilen bir muhayyilenin nefes alma, dinlenme alanıdır. Bu hikâyelerde çoğu zaman kendi kendine oyunlar oynayan, sevimli ve masum bir çocuk anlatıcı belirir. Bu, bir kaçışın ve aynı zamanda sığınışın göstergesidir.
Terane Vahid, şüphesiz bütün Azerbaycanlılar gibi şimdi Karabağ zaferinin sevincini yaşıyor. “Kaçkın” olmaktan kurtulmanın gururunun onu da sardığını biliyorum. Artık Laçin yollarına düşmek vakti gelmiştir. Biliyorum ki Terane Vahid, Laçin’i, Şuşa’yı karış karış dolaşacak, taşını toprağını selamlayacak, havasına suyuna karışmış hatıraları koklayıp bulacak ve onları birer hikâye olarak, birer armağan olarak okuyucularına sunacaktır.