AJANS04/AĞRI - Ağrılı iş insanı Seyit Ateş, “Bir Cumartesi Hikayesi” başlığıyla kaleme aldığı yazısında, çocukluk döneminde anadili nedeniyle yaşadığı travmayı ve yıllar içinde Türkçeyle kurduğu ilişkiyi anlattı. Ateş, ilkokula başladığında Türkçeyi bilmediğini, evde konuşulan dil ile okulda karşılaştığı dilin birbirinden tamamen farklı olduğunu belirterek, bu farkın kendisine bir zenginlik olarak değil, kusur gibi hissettirildiğini ifade etti.


Seyit Ateş’ten Anadil Çıkışı

Ateş, yazısında ilkokulun ilk günlerinde yanlış telaffuz ettiği kelimeler nedeniyle sınıfta alay konusu olduğunu, öğretmeni ve arkadaşlarının kendisine sık sık türkü söyleterek güldüğünü aktardı. Bu süreçte okuldan uzaklaştığını, birkaç gün okula gitmediğini belirten Ateş, komşularının oğlu İdris’in desteğiyle yeniden okula döndüğünü, ancak uzun süre konuşmadan sadece sustuğunu söyledi.

Ateş, yaşadığı kırılmanın zamanla bir inada ve öğrenme kararlılığına dönüştüğünü ifade ederek Türkçeyi önce hayattan, sonra okuldan öğrendiğini anlattı. Ortaokul ve lise yıllarında dilinin güçlendiğini, kompozisyonda okulun en iyilerinden biri olduğunu belirten Ateş, daha sonra üniversitede Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü okumasını ise hayatın ironisi olarak değerlendirdi.

Seyit Ateş, anadilin yalnızca ders müfredatına sığdırılamayacak kadar derin bir mesele olduğunu belirterek, öğretmenlik yaptığı dönemde de bir çocuğun dilini düzeltirken ruhunun incitilmemesi gerektiğini düşündüğünü ifade etti. Ateş, yazısının sonunda Türkiye’de milyonlarca çocuğun okul kapısından içeri kendini eksik hissederek girdiğini belirterek, “Ben sadece içlerinden biriyim. Konuşmayı seçenlerden biri” sözleriyle anadil meselesinin toplumsal hafızadaki yerine dikkat çekti.


Ağrılı iş insanı Seyit Ateş’in kaleme aldığı yazı şöyle:

BİR CUMARTESİ HİKAYESİ…

Ben Türkçeyi ilkokula başlarken öğrendim…

Ama ondan önce de susmayı öğrenmiştim…

Takvimler ilkokulun ilk günlerini gösteriyordu.

Bir sınıf, bir kara tahta, aynı renkte önlükler, ama aynı olmayan bir şey vardı; diller…

Benim evimde konuşulan dil, okulun kapısından içeri girmemişti, girmiyordu, giremiyordu…

Annemin bana seslendiği kelimelerle, öğretmenin seslenişi birbirine hiç mi hiç benzemiyordu…

Öğretmenin defterine yazdığı kelimelerle, annemin konuştuğu aynı mı onu da bilmiyordum zaten…

İmkânı yok, aynı olamazdı…

Ben evden bir dille çıkmış, okula başka bir dille girmiştim…

Ve daha ilk gün bunun bir “fark” değil, bir kusur sayıldığını da okulda öğrenmiştim…

Yanlış telaffuz edilen her kelimem, alaycı bir kahkahayla karşılık buluyordu…

Aksanım, telaffuz sıkıntım, öğretmenim başta olmak üzere herkesçe eğlence konusu olmuştu…

Öğretmenim esmer, hafif kilolu, Ağrı merkeze bağlı bir Terekeme köyünden Nurettin isimli biriydi. Ölmüş, rahmetle anıyorum…

Sonraki yıllarda beni çok da sevmişti ve herkese örnek gösteriyordu…

Hiç unutmam, bana o yıllarda popüler olan “Mardin Kapısından Atlayamadım, Döküldü Paralarım Toplayamadım” türküsünü sınıfça gülmek için sıkça söyletir, bolca kahkahalar atarlardı…

Kimse bana sen bu dili “öğreneceksin” de demiyordu, sadece gülüp eğleniyorlardı…

Gönlüm kırılmış, yüreğim büzülmüş, korkmuş ve sinmiştim…

Zaten böyle başlar bazı travmalar, benim travmalarım da böyle başlamıştı…

Sessiz, küçük, görünmez, ama kalıcı travmalar…

Kararımı vermiştim, okula gitmeyecektim artık. Öyle de yapmıştım. Birkaç gün okula gider gibi evden çıkıp, ama okulun yakınından bile geçmemiştim…

Komşu ailenin 5. sınıfa giden oğlu İdris, beni yolda görüp neden okula gitmediğimi sormuştu. Durumu anlatınca hem üzülmüş hem de beni haksız bulmuştu…

Ertesi gün erkenden kapıda beni bekliyordu…

Yeniden başlamıştım okula. Aylarca sadece susmuştum, hiç konuşmamıştım. En iyi bildiğim şey susmaktı, ben de onu yapıyor ve sadece susuyordum…

Özgüvenim kırılmıştı, içimden de hırslanıyordum yavaş yavaş…

Zaten bu ülkenin çocukları önce kırılmayı öğrenirdi. Sonra da ayakta durmayı.

Daha sonraki günlerde o sessizlik öfkeye değil, inatla yoğrulmuş bir karara dönüşmüştü…

İtiraz etmeyen, bağırmayan ama asla vazgeçmeyen bir karar…

İçimden; “Bu dili de öğreneceğim, beni dışlayanların diliyle kendimi savunacağım” diyordum…

Türkçeyi kitaplardan önce hayattan öğreniyordum artık. Okul zamanlarının dışında çarşıda bir şeyler satıyor, bolca pratik yapıyordum…

Bu bir eğitim süreci değildi, sadece bir isyan ve bir varoluş imtihanıydı benim için…

İlkokul bitmişti, ortaokulda cümlelerim netleşmiş, lisede kelimelerim de güçlenmişti artık…

Kompozisyonda okulun en iyilerinden biri olmuştum…

Ve sonra tarih, kendi ironisini yazıyordu adeta…

Bir zamanlar bu dili “konuşamıyor” diye alay konusu olan çocuk, üniversiteye başlamıştı. Hem de bilmediği dilin; yani Türk Dili ve Edebiyatı okuyacaktı…

Bu bir tesadüf müydü?

Yoksa bu sistemin farkında olmadan kendi kendine itirazı mıydı? Bilemem…

Türkçeyi öğreniyordum. Kurallarını, tarihini, edebiyatını öğreniyordum…

Ama şunu da öğrenmiştim:

Bu ülkede dil, sadece iletişim aracı değil, aynı zamanda bir iktidar alanıydı…

“Hangi dili konuştuğun, nerede durduğunu belirler. Hangi aksanla konuştuğun, ne kadar makbul sayıldığını gösterir” diye bir anlayış hâkim olmuş…

Türkçeyi öğrenmiş, ama kendi dilimi susturmamıştım…

Evde tek kelime Türkçe bilmeyen annemle bolca pratik yapıyordum…

Çünkü anadilim bir ders müfredatından ibaret değildi…

Birkaç yıl Türkçe ve Edebiyat öğretmenliği yaptım. Bilmediğim, konuşunca alay edilen dili öğretiyordum…

Ama her derse girdiğimde de; “Bir çocuğun dilini düzeltirken ruhunu incitmemek gerektiğini” düşünüyordum…

Çünkü ben o ruhun kırıldığı yerden geliyordum…

Bu ve benzer hikâyelerin bu ülkede binlercesi, hatta milyonlarcası olduğunu biliyorum…

İşte benim hikâyem…

Bu ülkede milyonlarca çocuk okul kapısından içeri kendini eksik hissederek giriyor maalesef…

Ben sadece içlerinden biriyim.

Konuşmayı seçenlerden biri.

Türkçeyi sonradan öğrenmiş; ülkeyi susarak tanımıştım…

Ülkeyi susarak tanıyanların, bu ülkeyi daha çok sevdiklerini de bilin istedim…

Haber Kaynağı: Ağrı'nın Haber Merkezi | Ajans04.Net Ağrı Haberleri