İstanbul, Ağrılılar için yalnızca büyük bir şehir değildir. Bir geçim kapısıdır, bir tutunma alanıdır, bazen de memleketten uzakta memleket kurma çabasıdır. İstanbul’da 200 binin üzerinde Ağrılı yaşıyor. Bu sayı yalnız başına bile İstanbul’daki Ağrılı varlığının ne kadar güçlü olduğunu göstermeye yeter. Çok zengin Ağrılı da var, günlük geçimini zor sağlayan Ağrılı da. Sultangazi’den Pendik’e, Sancaktepe’den Sultanbeyli’ye, Esenyurt’tan Bağcılar’a kadar İstanbul’un farklı yakalarına dağılmış geniş bir Ağrılı nüfusu söz konusu.
İstanbul’un kendine has bir zorluğu var. Aynı şehir içinde iki saatlik mesafe, bazen Ağrı ile Erzurum arası kadar uzak hissediliyor. Trafik, iş düzeni, ekonomik baskı ve metropol hayatının yalnızlaştırıcı yapısı hemşeri derneklerini bu şehirde daha önemli hale getiriyor. Çünkü İstanbul’a yeni gelen bir Ağrılı için dernek yalnızca tabela değildir; kimi zaman bir yol gösterici, kimi zaman bir taziye evi, kimi zaman düğünde omuz, kimi zaman da iş arayan gence kapı açan bir dayanışma alanıdır.
İSTANBUL’DA DERNEKLER NEDEN BU KADAR ÇOĞALDI?
İstanbul’daki Ağrılı derneklerinin çokluğu ilk bakışta dağınıklık gibi görülebilir. Aslında bunun sosyolojik bir karşılığı var. İstanbul tek merkezli bir şehir değil. Avrupa Yakası başka bir dünya, Anadolu Yakası başka bir dünya. Sultangazi’de yaşayan bir Ağrılı ile Pendik’te yaşayan bir Ağrılının aynı dernekte sürekli buluşması pratikte kolay değildir. Ulaşım, zaman ve ekonomik koşullar hemşeri örgütlenmelerini ilçe ilçe, hatta mahalle mahalle çoğaltmıştır.
Normal şartlarda bu derneklerin ortak derdi bellidir: İstanbul’daki Ağrılıları sahiplenmek, sosyal dayanışmayı güçlendirmek, ekonomik koşulları zor olan hemşehrilere destek olmak, metropole yeni gelenlere mihmandarlık etmek, taziyede, düğünde, hastalıkta ve ihtiyaç anında yan yana durmak. Sivil toplumun anlamı da zaten burada başlar. STK kişisel itibar alanı değil, toplumsal yük taşıma yeridir.
Ne yazık ki İstanbul’daki Ağrılı sivil toplum yapıları uzun süredir ortak bir hedef etrafında birleşmek yerine zaman zaman kendi iç rekabetleriyle gündeme geliyor. “İstanbul’daki Ağrılıların sözü kimde?” sorusu, çoğu zaman hizmetten daha fazla konuşuluyor. Bir dönem insanların zihninde “İstanbul’un sefiri kim?” diye bir ifade dolaşırdı. Bugün bu soru, hemşeri dernekleri üzerinden yeniden soruluyor: İstanbul’daki Ağrılıların ortak sesi kim olacak?
Bu soruya cevap ararken birçok isim öne çıkar. Meclis Başkanvekili Celal Adan’ın ağabeyi Nihat Adan, İstanbul’da uzun yıllar Ağrılılar arasında saygı gören, burs veren, açılışlara katılan, insanlara destek olan ve Ağrı’yı güçlü biçimde temsil eden isimlerden biridir. Anadolu Yakası’nda Mehmet Uşen’in yürüttüğü çalışmalar, Sancaktepe çevresinde Sadık Berkes’in emeği, farklı alanlarda öne çıkan Vefa Kızılaslan ve başka birçok ismin çabası bu geniş tablo içinde değerlendirilmelidir. Fakat mesele isimlerin çokluğu değil, bu isimlerin Ağrı ortak paydasında ne kadar birleşebildiğidir.
TANITIM GÜNLERİ: AĞRI MI TANITILDI, KİŞİLER Mİ ÖNE ÇIKTI?
Son Ağrı Tanıtım Günleri’ne bakıldığında tartışmanın merkezinde tam da bu soru yer alıyor. Etkinlik, İstanbul Ağrı Dernekleri Federasyonu çatısı altında düzenlendi. Katılım, konser, protokol, stantlar ve sosyal medya görünürlüğü üzerinden bakıldığında hareketli bir organizasyon yapıldığı söylenebilir. Ancak bir etkinliğin kalabalık olması, o etkinliğin Ağrı’yı doğru tanıttığı anlamına gelmez. Tanıtım günleri, sahne, konser ve protokol fotoğraflarından ibaret değildir.
Bir şehrin tanıtımı yapılıyorsa, o şehir sahnede, fonda, üründe, yemekte, halk oyununda, görselde, konuşmada ve atmosferde hissedilmelidir. Konser alanında Ağrı ismi güçlü biçimde görünmüyorsa, ekranda Ağrı’ya dair görüntüler dönmüyorsa, insanların belleğinde “Ağrı’nın kültürü” değil de “kim sahne aldı, kim sponsor oldu, kim öne çıktı” sorusu kalıyorsa, orada tanıtımın özü zayıflamış demektir.
Mehmet Uşen’in eleştirilerinin dikkat çeken tarafı da burasıdır. Uşen, Ağrı Tanıtım Günleri’nin kültür tanıtımından çok birkaç kişinin kişisel reklam alanına dönüştüğünü söylüyor. Bu eleştiri serttir ama üzerinde durulması gerekir. Çünkü tanıtım günlerinde Ağrı’nın yöresel kimliği zayıf kalıyorsa, Ağrı’ya ait olmayan ürünler Ağrı ürünü gibi sunuluyorsa, “Ağrı zeytini”, “Ağrı pastırması” gibi gerçeklikle bağdaşmayan satış dili ortaya çıkıyorsa, mesele yalnızca organizasyon kusuru olmaktan çıkar. Bu, Ağrı kimliğinin pazarlama malzemesine dönüştürülmesi anlamına gelir.
Halk oyunları birkaç dakikalık gösteriyle geçiştirilecek bir unsur değildir. Ağrı’nın kültürü yalnızca sahneye çıkarılıp indirilecek bir folklor parçası gibi görülemez. Ağrı’nın dengbej geleneği, yemek kültürü, halk oyunları, köy yaşamı, dağ kültürü, yayla hafızası, sınır şehri kimliği, Doğubayazıt’tan Eleşkirt’e, Patnos’tan Diyadin’e uzanan farklı yerel renkleri vardır. Bunlar görünür değilse, tanıtım eksik kalır.
AĞRI NEDEN ORADA YOKTU?
Bu organizasyonda sorgulanması gereken en önemli başlıklardan biri de Ağrı’dan katılımın zayıflığıdır. Peki Ağrı’da yaşayan STK başkanları neredeydi? Ağrı’daki önemli iş insanları neredeydi? Ağrı’da yıllardır şehrin meseleleri üzerine konuşan, toplantılara katılan, önceki tanıtım günlerinde boy boy fotoğraf çektirip “Biz de buradayız, biz de Ağrı’yı seviyoruz, biz de destek verdik” diyen isimler bu kez neden yoktu?
Önceki tanıtım günlerine bakıldığında Ağrı’dan gelen STK temsilcileri, yazarlar, gazeteciler, kanaat önderleri ve iş insanları etkinliklerde daha görünürdü. İstanbul’da yaşayan birçok Ağrılı da aynı şekilde bu organizasyonları sahiplenirdi. Bu kez ortaya çıkan tablo ise ciddi bir soru işareti oluşturuyor. Ağrı’daki STK’lar neden gelmedi? Davet mi almadılar? İlgili federasyona mı güvenmediler? Yoksa topyekun bir mesafe mi koydular? Daha açık söyleyelim: Hepsinin aynı gün düğünü, kınası, nişanı mı vardı? Elbette mesele bu kadar basit değil. Bu soruların cevabı araştırılmalı.
Türkiye’de çok sayıda Ağrılı iş insanı var. İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de, Kocaeli’de, Bursa’da, Antalya’da ve daha birçok şehirde önemli ekonomik güce sahip Ağrılı isimler bulunuyor. Bu insanlar neden etkinliğe güçlü biçimde sahip çıkmadı? Davet edilmediler mi? Davet edildilerse neden katılmadılar? Organizasyona güven mi duymadılar? Yoksa etkinliğin Ağrı’yı değil, belli kişileri öne çıkaracağına dair bir kanaat mi oluştu? Bunlar sorgulanmadığı sürece yapılan hatalar hata olarak kalır.
En basitinden Ağrı’dan bir tek basın mensubunun bile orada olmaması, bu tanıtım günlerinin en büyük ayıbı ve en büyük kaybıdır. Gazetecisi yok, Ağrı’dan STK’sı yok, Ağrı’dan güçlü iş insanı katılımı yok, Ağrı’dan geniş bir toplumsal temsil yok. O halde şu soruyu sormak gerekiyor: Ağrı’nın tanıtıldığı söylenen bir etkinlikte Ağrı’nın kendisi neden yoktu?
Ortada görünen tablo şuydu: İstanbul’da ilgili federasyon etrafındaki 25-30 dernek başkanı, konseri düzenleyen iş insanı ve onun çevresindeki birkaç isim. Peki başka kim vardı? Ağrı’dan gelen bağımsız, güçlü, çoğulcu bir temsil var mıydı? Ağrı’daki sivil toplumun, yerel basının, iş dünyasının, kanaat önderlerinin, ilçelerin, kültür insanlarının geniş bir katılımı sağlanmış mıydı? Eğer sağlanmadıysa bunun nedeni neydi?
“Balık baştan kokar” diye bir söz vardır. Bir federasyon başkanı Ağrı’ya gelip ziyaretler yaptığında, bu ziyaretlerde medya ayağını neden unuttuğunu da sormak gerekir. Ağrı’yı tanıtma iddiasıyla yola çıkan bir yapı, Ağrı’daki yerel basınla sağlıklı bir ilişki kurmadan, gazetecileri bilgilendirmeden, şehrin medya hafızasını dikkate almadan nasıl güçlü bir tanıtım organizasyonu yapabilir? Ağrı’dan destek bekleyenlerin önce Ağrı’daki dinamiklerle doğru temas kurması gerekir.
Yerel basın yalnızca haber yapan bir mekanizma değildir. Şehrin hafızasıdır, kamuoyunun aynasıdır, etkinliğin topluma anlatılacağı en önemli kanaldır. Eğer siz Ağrı’ya gidip medyayı görmezden gelirseniz, sonra Ağrı’dan gazeteci bekleyemezsiniz. Eğer STK’larla sağlıklı ilişki kurmazsanız, sonra “Ağrılılar sahip çıktı” diyemezsiniz. Eğer iş insanlarını ve kanaat önderlerini sürece dahil etmezseniz, sonra organizasyonun dar bir çevreyle sınırlı kalmasına şaşırmamalısınız.
Bu yüzden mesele yalnızca “kim geldi, kim gelmedi” meselesi değildir. Mesele, organizasyonun daha baştan nasıl kurulduğu meselesidir. Ağrı’nın kendisini dışarıda bırakan bir tanıtım organizasyonu, adı ne olursa olsun eksik kalır.
SİVİL TOPLUMUN ASIL SORUSU: KİMİN ŞOVU, KİMİN MEMLEKETİ?
İstanbul’daki Ağrılı derneklerinin asıl sınavı burada başlıyor. Bir etkinlik yapılırken amaç Ağrı’yı tanıtmak mı, yoksa Ağrı ismi üzerinden kişisel güç göstermek mi? Eğer mesele Ağrı ise bütün dernekler davet edilmeli, bütün ilçeler eşit biçimde temsil edilmeli, İstanbul’daki farklı federasyonlar ve dernekler sürece dahil edilmelidir. İzmir’deki, Ankara’daki, Kocaeli’deki, Manisa’daki Ağrılı yapılarla da bağ kurulmalıdır. Aksi halde ortaya çıkan tablo, “Ağrılıların ortak etkinliği” değil, belirli bir çevrenin organizasyonu olarak algılanır.
İstanbul’daki federasyon çatısı altında 30-35 derneğin katılması elbette önemlidir. Fakat bu tek başına İstanbul’daki bütün Ağrılıların temsil edildiği anlamına gelmez. İstanbul’da ve Türkiye’nin farklı şehirlerinde çok sayıda Ağrılı dernek, vakıf ve hemşeri oluşumu bulunuyor. Eğer bu yapılar etkinlikte yoksa bunun nedenini sormak gerekir. Katılmadılar mı, davet edilmediler mi, güven duymadılar mı, yoksa bilinçli bir mesafe mi koydular? Bu sorular cevaplanmadan “Ağrılılar sahip çıktı” demek kolaycılık olur.
Bir başka mesele de şeffaflık. Stantlardan, belediyelerden, ilçelerden ve katılımcılardan alınan ücretler varsa bunun topluma açık şekilde anlatılması gerekir. Sivil toplum topluma dayanıyorsa, hesabı da topluma vermelidir. Gelir ne oldu, gider ne oldu, hangi hizmete harcandı, sonraki etkinlik için ne planlandı? Bu soruların cevabı verilmediğinde söylenti büyür, güven zedelenir.
Ağrı kimliği siyasi bir kampanyanın, kişisel reklamın veya dar bir çevrenin vitrini haline getirilemez. Siyasetçiler gelir, gider. İş insanları katkı sunar, görünür olur, sonra başka bir alana yönelir. Dernek başkanları değişir. Federasyon yönetimleri değişir. Kalıcı olan Ağrı’dır. Ağrı’nın adı, birkaç kişinin sahne tasarımına, sosyal medya fotoğrafına veya protokol sıralamasına sığdırılamayacak kadar büyüktür.
İstanbul’daki Ağrılı sivil toplumunun artık kendisine şu soruyu sorması gerekiyor: Biz gerçekten İstanbul’daki Ağrılıların hayatına dokunuyor muyuz, yoksa yılda birkaç etkinlikle birbirimize üstünlük mü kuruyoruz?
Ağrı Tanıtım Günleri gibi organizasyonlar elbette yapılmalıdır. Hatta daha büyüğü, daha güçlüsü, daha profesyoneli yapılmalıdır. Ama bunun yolu, Ağrı’yı sahnenin arka planına atmak değil, merkeze koymaktır. Ağrı’nın taşı, toprağı, insanı, esnafı, öğrencisi, kadını, genci, kültürü, ürünü, sesi ve hafızası görünür olmalıdır. Konser olacaksa Ağrı orada olmalı. Stant kurulacaksa Ağrı ürünü satılmalı. Protokol konuşacaksa Ağrı konuşulmalı. İş insanı destek verecekse desteği memleketin önüne geçmemelidir.
İstanbul’daki Ağrılıların sayısı büyük. Fakat asıl mesele sayı değil, bu sayının ortak bir iradeye dönüşüp dönüşmediğidir. Bugün İstanbul’da 200 binin üzerinde Ağrılı yaşıyorsa, bu güç kişisel hesaplara değil, toplumsal faydaya yönelmelidir. Dernekler birbirini yıpratmak yerine, İstanbul’daki Ağrılı yoksul öğrenciye bursu, işsiz gence referansı, hastası olana desteği, taziyesi olana omuzu, yeni gelene rehberliği konuşmalıdır.
Sivil toplumun itibarı afişte değil, sahadadır.
Ağrı’nın tanıtımı sahnede değil, samimiyettedir.
Ve İstanbul’daki Ağrılıların asıl ihtiyacı yeni bir güç kavgası değil, güven veren ortak bir akıldır.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!